SON DAKİKA
Hava Durumu

Kadın ve İnsan

Yazının Giriş Tarihi: 10.03.2026 23:07
Yazının Güncellenme Tarihi: 11.03.2026 00:08

8 Mart Dünyanın hemen her ülkesinde Birleşmiş Milletler (BM) tarafından alınan
karar gereği “Dünya Kadınlar Günü” olarak tanımlanmıştır. Bilmeyenler için ilk başta bugün,
Sevgililer Günü, Babalar veya Anneler Günü gibi hoş, ebeveyn ve sevgililerin birbirlerini
hediyelere ve çiçeklere boğduğu bir günmüş gibi algılanabilir ancak 8 Mart’ın temelinde
büyük felaketler, acılar, göz yaşı ve binlerce yıllık kadının tarihsel mücadelesi vardır.
Şöyle ki; 19. yüzyıl Sömürgeci İmparatorlukların birbirlerinin gırtlağına sarıldıkları,
sömürge kolonilerinden zorla köle olarak getirdikleri insanları, kendi ülkelerinde, insan
haysiyet ve şerefine uymayan zor ve yoksul koşullarda çalıştırdıkları bir yüzyıldı. Sadece
Afrika, Asya ve Latin Amerika gibi kıtalardan değil, Avrupa’nın gettolarından da milyonlarca
insan yaş ve cinsiyet fark etmeksizin Batı’nın büyük şehirlerine göç etmekteydi. Amerika
Birleşik Devletleri (ABD) ise Avrupalıların bir lokma ekmek için bin bir güçlüklerle gemilere
balık konserveleri gibi doluşup, ayak basmak istedikleri sözde Yeni Dünya idi. Çoğu
okurumuz yakından bilecektir ve izlemiştir. Ünlü Titanic filmi de zengin kompartımanları
hariç yoksul yolcuların umutlarının Kuzey Buz Denizinin soğuk sularına gömüldüğü tarihi
kaynaktır.
Paris, Londra, Berlin, New York gibi şehirler sanayinin de öncüsü, arka planda ise
modern köleliğin de başkentleriydi.
Kadınlar ise erkek egemen bir dünyada binlerce yıldır erkeklerin gölgesinde ve çoğu
zaman da korkusu altında yaşam mücadelesi vermiş ve halen de vermektedir. Antik Çağ
İmparatorluklarından, Orta Çağa ve günümüze kadar geçen sürede ne yazık ki kadınlar
doğuştan gelen haklarını biz erkeklerin ellerinden almak için mücadele etmişlerdir. Ne acıdır
ki, bir insanın hakkını başka bir insan, grup, millet, devlet veya cinsten alması kadar ayıp ve
ahlaksız bir şey olabilir mi? Evet olabilir çünkü dünyadaki kadın hareketi ve hak arayışları bu
şekilde gelişmiştir.
Yine 19. yüzyıl ortasında 1850’ler New York’ta tekstil fabrikalarında çalışan kadınlar
için, günde 16 saat ağır çalışma koşullarına karşı çıkmak için haklarını aramaya ve
mücadeleye koyulma yıllarıdır. Bu dönem sadece kadınların hak aradığı yıllar da değil dünya
genelindeki işçi hareketlerinin baş gösterdiği dönemlerdi. İstekleri gayet insancıldı, günde 10
saat ve daha düzgün yaşam koşullarına kavuşmak. Çok mu şey istemişlerdi ki? Elbette
HAYIR!
New York’taki kadın işçilerin başlattığı yoksul semtlerden başlayan yürüyüşü, zengin
semtlerine doğru ilerler ancak ABD polisi o kadar çok şiddet gösterir ki, kadın olduklarına
bile bakılmadan sokak ortasında erkek polis şiddetine maruz kalırlar. Polisin şiddeti işi daha
da vahim bir hale dönüştürür ve erkek işçiler de kitleler halinde yürüyüşe ve protesto haklarını
göstermek için greve koyulurlar.
Olaylar ilerleyen yıllarda Avrupa başkentlerine de sıçrar. 1899 yılında Paris’te
toplanan Uluslararası İşçiler Kongresine katılan kadınlar seslerini iyice dünyaya duyururlar.
Clara Zetkin adındaki kadın lider iki grubu temsilen Paris’teki kongreye katılır: “Berliner
Volkstribüne etrafındaki işçiler ve Berlinli işçi kadınlar.” Clara’nın amacı da çok açıktır,
insanca ve eşit bir şekilde yaşamak.

20. yüzyılın başlarında ise kadın hareketleri bütün Avrupa şehirlerine yayılır, 1907
Stuttgart, 1910 Kopenhag, 1918 İstanbul…vb.
1911’in 25 Mart’ı ise kadınlar için çok acı bir tarihtir. New York’ta bulunan Triangel
gömlek fabrikasında çıkan yangında 123’ü kadın toplan 146 işçi feci şekilde can vermiştir. Ne
yazık ki olayda can verenlerin birçoğu yüksek binanın üst katında mahsur kalıp yanarak
ölmek istemeyerek aşağı atlayan insanlardır. Bu korkunç olay kadın hareketleri için bir
mihenk taşı olmuştur. Peki yine soralım, doğuştan gelen hakların belli bir kesime verilmesi
için insanların yangın veya yüksekten atlama faciasının yaşanması mı gerekliydi? Veya
kadınların korunması için bir psikopatın elinde bıçak, silah gibi aletlerle katledilip tabutlara
konması mı gerekliydi?
Çocuk ya da yetişkin bir insan ufak bir ağrıda, canı yandığında dilinden dökülen ilk
sözcük “anne midir, yoksa baba mıdır?”
Dünyanın yüz karası olayların bazısını da hatırlayalım isterseniz. Kadınların oy
kullanma hakkının sonradan verilmesi, kadınların Olimpik oyunlara sonradan katılması,
kadınların aynı taşıma araçlarına bindirilmemesi, kadınların köle olarak eşya gibi satılması,
küçük yaşta kızların zorla dedesi yaşındaki insanlarla evlendirilmesi, kadınlara sonradan
ehliyet verilmemesi, kadınlar hakkında sarf edilen saçma sapan deyimler ve daha binlercesi.
Peki biz erkekler, kendimize şu itirafı yapalım mı? Biz bu insanlar için ne yaptık? Ve
gerçekten 8 Mart’ta eşimizin, kız kardeşimizin, evladımızın, annemizin, büyük annelerimizin,
teyze, hala, arkadaş, sevgili ve dostlarımızın kısacası dünyada Tanrı’dan sonra tek yaratıcı güç
olan kadınların sahip olması gereken en doğal hakları için ne yaptık?
Hayatını erkek ve sistem teröründen kaybetmiş bütün kadınların ruhundan af diliyor
ve kendi şahsım adına özür diliyorum. Elimden gelenin en iyisini yapmak için ömrümün son
nefesine kadar mücadele edeceğime bana sevgisini ve saygısı esirgemeyen bütün kadınlar
adına ant içiyorum.
Son olarak ise Kadın-Erkek eşitliği lafları tam bir saçmalıktır ve bunu söylemek bile
her iki cinse en büyük haksızlıktır çünkü herkesin hakları insan olsun, hayvan olsun, bitki
olsun hatta cansız bir sanat eseri ya da eşya olsun, doğuştan ve yapılışından itibaren
mevcuttur.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.